5 minutes reading time (1063 words)

Paris

paris-sacre-coeur.jpg

Geçtiğimiz üç ay boyunca Paris'teydim. Fırsat bu fırsat diyerek Paris hakkında kısa bir yazı hazırlamak istedim...

Paris çok güzel. Sokakları güzel, bulvarları güzel, apartmanları güzel, kadınları güzel - erkekleri de güzel, yemekleri güzel, tatlıları güzel, heykelleri güzel, parkları güzel, bahçeleri güzel.

Güzel bir resimde kaybolmak gibi Paris'te dolaşmak. Öylesine güzel resim ki Paris'e ilk vardığında resmin ortasına düşmüş alelade bir leke gibi hissediyor insan sanki kendini. Üzerimdeki eski demode giysiler, süpermarketten aldığım konserve yiyecekler, çarpık çurpuk Fransızcamla benim burada ne işim var gibi bir his...

Ancak biraz zaman geçtikten sonra güzellikten başı dönen Paris misafiri, yavaş yavaş o ilk bakışta gözünden kaçan(!) detayları fark etmeye başlıyor. Oturduğu evin ya da kaldığı otelin sokağında en az iki-üç belki on evsizin kartonların arasında uyuduğunu, banliyö trenlerindeki kalabalıklarla şık St. Germain'de gezen şık hanım ve beyler arasındaki yüz farkı, ateş pahası kiralar yüzünden aslında birçok Parislinin artık Paris'in banliyölerinde yaşadığını fark ediyor mesela. Kimileri için fark ediş anı, tam o kendini Parisli hissetme anına denk gelirken, kimileri için ise bir kafa karışıklığı ve hayal kırıklığı olarak kalıyor. Hatta öyle ki, Japon bir psikolog Japon turistlerin Paris'e gelince, hayallerindeki mükemmel Paris tablosunun aksine yer yer pis kokan, yer yer çirkin, yer yer karmaşık bir şehirle karşılaştıklarında yaşadıkları bu kafa karışıklığı ve hayal kırıklığı durumuna bir isim koymuş: "Paris Sendromu". Paris Sendromu'nun ne derece gerçek ve ciddi bir psikolojik rahatsızlığa karşılık geldiği büyük bir tartışma konusu ama yine de Japon turistlerin Paris'e gelip bir süre sonra kendilerini otele kapama, takip edildiğinden şüphelenme vb. hikâyeleri oldukça ilginç...

Paris'in merkezi, 20 bölgeye/mahalleye ("arrondissement") ayrılıyor. Şehrin tam ortasındaki Louvre Müzesi'nin de bulunduğu bölge 1.bölge, diğer bölgeler de sırasıyla sarmal şekilde devam ediyor. İlginç olan, Paris kadar büyük (Paris'in merkezi o kadar da büyük sayılamaz ama nüfus bakımından ve banliyöleri de dahil edildiğinde alan olarak oldukça büyük) bir şehirde hâlâ mahalleler arasında belirgin farklılıklar olması. Bence Paris'in en güzel yanlarından biri de bu. Paris'te biraz zaman geçirdikten sonra pembe turist gözlüklerinizi bir kenara bırakıp biraz dikkatlice baktığınızda o genel güzel Paris havasının yanında bölgelerin kendine has özelliklerinin de farkına varacaksınız. Benim çokça vakit geçirdiğim bölgeler:

1. bölge benim de kazara küçük, karanlık bir stüdyo daire bulup son üç aydır kaldığım bölge. Şehrin tam ortasında olması sebebiyle elbette ulaşım açısından burada yaşamak çok avantajlıydı. Buradan Paris merkezdeki en uzak yer yaklaşık bir buçuk saat yürüyüş mesafesinde. Metro ve tren hatlarının neredeyse hepsi buradan geçiyor- ki ben genelde hep yürüdüm, pek metro kullanmadım. Öte yandan, tabii çok merkezi olduğundan kalabalık ve gürültülü de. Trafik saatlerindeki korna sesleri İstanbul'u aratmıyor. (Louvre Müzesi, Tuileries Bahçeleri ve Place de Vendome bu bölgede bulunuyor.)

4. bölgede Notre Dame Kilisesi ve Georges Pompidou Müzesi bulunuyor. Ayrıca, Paris'in en eski mahallelerinden "Le Marais" de Paris 3. ve 4. bölgeleri kapsıyor. Uzun yıllar boyunca Yahudilerin yoğunlukta yaşadığı (en azından Nazi işgali dönemine kadar) Le Marais'deki binaların çoğu yana ya da öne doğru eğik, özellikle gece bu eski apartmanların arasında gezmek, akşamüstü gibi gelindiyse bir de falafel yemenin tadı başka. "Le Marais" özellikle son yıllarda çok popülerleşmiş. Sokaklar, butikler ve galerilerle dolu, özellikle hafta sonu gelirseniz, genellikle çok kalabalık. Ayrıca Yahudilerin dışında geylerin de yoğunluklu olarak yaşamayı tercih ettikleri bir bölge.

5. bölge: Latin Mahallesi. St. Michel'in ve Pantheon'un de içinde bulunduğu, birçok üniversite ve lise binasının ve dolayısıyla bol bol kitapçı, ucuz bar ve restoranların olduğu bir bölge. Paris'teki birçok öğrenci gibi ben de en çok bu civarlarda vakit geçirdim.

6. bölge: Paris'in en şık ve pahalı bölgelerinden biri. St. Germain Bulvarı ve Odeon bu bölgede bulunuyor. Eskiden Paris bohemlerinin uğrak mekanı olan St. Germain'de şimdi yemek-içmek ve yaşamak oldukça pahalı. Bence kısa süreliğine bile olsa Paris'e gelinmişse St. Germain'in lüks mağazaları ve defileden yeni çıkmış gibi görünen sakinlerini bir görmek gerek. Bunun dışında St. Germain Bulvarı ve Seine nehri arasındaki sokaklarda hepsi (abartıyorum tabii biraz, birçoğu demek lazım ya lafın gelişi) birbirinden ilginç ve güzel sergi ve koleksiyonlara ev sahipliği yapan birçok galeri, akşam saatlerinde de yine aynı sokaklarda çoğu zaman çok güzel müzik yapan müzisyenler var. Küçük bir not: Eğer bir Perşembe akşamı St. Germain'de galeri turuna çıkarsanız genelde Perşembeleri birçok sergi açılışı oluyor. Böylece sergileri görmek dışında Paris sanat camiasını da daha yakından gözlemleyebilir, üstelik galerilerin cömert ikramlarından da tadabilirsiniz. Eğer genel olarak sergi açılışlarına gitme fikri cazip gelirse, birçok galeride Paris galerilerindeki sergi açılışı tarihlerinin de içinde bulunduğu kitapçıkları bulabilirsiniz.

8. bölge, Champs-Elysees'nin (Şanzelize) olduğu bölge. Her gidişimde nasıl olup da Şanzelize'nin nasıl bu kadar ünlü olduğunu, bu kadar turistin gelip keyifle burada saatlerce tur attığını anlamaya çalışıyorum. Eğer Disney oyuncakları (Şanzelize'de sevimli ve büyük bir Disney mağazası var) ve son model arabalarla pek ilgilenmiyorsanız, bence Şanzelize'ye şöyle kıyısından bir uğrayıp geçmek yeterli.

13. bölgedeki kafeler, bence Paris'in en güzelleri. Ayrıca özellikle Place d'Italie'nin güneyine doğru çok güzel ve ucuz restoranlar bulmak mümkün. Sokakları sakin, büyük Paris apartmanları yerine daha küçük, sevimli binalarla dolu. Yine benim en sevdiğim bölgelerden.

Açıkçası Paris'in batısında çok fazla vakit geçirmedim. Fakat bildiğim kadarıyla, 16. ve 17. bölgeler genellikle ailelerin yaşadığı, büyük apartmanların olduğu bölgeler.

18. bölge, Montmartre. Montmartre tepesindeki Sacre-Coeur kilisesi civarları yoğun turist akınından dolayı tıklım tıklım olsa da ara sokaklarda yürümek, Paris'e tepeden bakmak yine de çok keyifli. Bence hâlâ Montmartre'ın çok farklı bir güzelliği, cazibesi var. Vaktiniz olursa, buradaki Studio 28'de sinemaya gelin. Pek sevimli küçük bir sinema salonları var, film seçimleri de bence çok güzel.

19. ve 20. bölgeler, önceden göçmenlerin ve daha yoksul kesimlerin yaşadığı kesimler iken, artık kiraların ve hayatın burada da çok pahalılaşmasıyla beraber, buranın eski sakinleri yavaş yavaş (aslında hızlı hızlı) banliyölere doğru taşınmaya başlamış. Parisliler, bu dönüşüme "bobolaşma" diyorlar. "Bo-bo" Burjuva (Fransızcası "bourgeois" diye yazılıyor) ve bohemin ilk iki harfinin bir araya getirilmesinden türetilmiş bir sözcük. Kesin bir tanım yapmak zor, ama boboların orta sınıf gelir grubuna ait olmakla beraber, klasik bir burjuva hayat tarzı olmayan, daha alternatif mekanlarda takılıp, daha alternatif giyinip, genellikle sanatla da içli dışlı olmayı seven genç-orta yaş grubuna karşılık geldiğini söyleyebiliriz. En azından ben boboyu böyle anladım :) Olur da Paris'te yaşayan biriyle bobo ve bobolaşmak üzerine konuşma fırsatınız olursa bence hiç kaçırmayın. Benim tecrübem, Parislilerin üzerinde uzun uzun konuşmayı en sevdikleri konulardan biri, en azından bu aralar. Ayrıca Paris'te yaşamayı düşünürseniz, halen görece bu bölgelerde kiralar genel olarak az bir miktar daha düşük, o yüzden tercih edilebilir. Benim yine en sevdiğim bölgeler arasında buraları, ama genellikle turistlerin pek rağbet etmediği yerler, o yüzden tercih sizin.

Şimdilik bu kadar, öyle aklıma ilk gelenleri şöyle bir yazıverdim.

 

Basel
Kız Kulesi Efsanesi
 

Yorum (0)

There are no comments posted here yet

Yorumunuzu bırakın

Posting comment as a guest. Sign up or login to your account.
Ekler (0 / 3)
Share Your Location

Bizi takip edin