3 minutes reading time (590 words)

Moğolistan 2 - Bir Minibüs Yolculuğu

mogolistan-2-ulaangom.jpg

[2011 yılında gerçekleştirdiğim Rusya-Kazakistan-Moğolistan seyahatimden notlar serisi 11]

Ulaangom'dan Ulan Batur'a

Sabahtan konuşuyoruz Ulaangom'da meydanda bekleyen şoförle. Asıl istediğimiz Moğolistan'ın kuzeyindeki şehirleri takip ederek bir hafta içinde ulaşmak Ulan Batur'a ama konuştuğumuz herkes bu planın kesinlikle imkansız olduğunu, ancak bir kez Ulan Batur'a vardıktan sonra istediğimiz herhangi bir şehre gidebileceğimizi söylüyor. Biz de yolculuğumuzun başında bu sözlere kulak asmayıp önce şu köy, sonra bu köy deyip iki günde ancak iki yüz elli kilometre kadar yol alabildiğimizden en sonunda "acı gerçeği" kabulleniyor, öğleden sonra beşte Ulan Batur'a hareket etmek üzere şoförlerden biriyle anlaşıyoruz.

Saat beşe çeyrek kala beklemeye başlıyoruz. Beş buçukta saatimizin nasıl olduysa bir saat ileri olduğunun farkına varıyoruz, saat dört buçuk. Aa nasıl oldu ki... Neyse iyi o zaman şuradaki bakkala gidip bir iki yiyecek şey alalım diyoruz. Onca şekerleme arasından çikolata ve toz şeker kaplı fıstıkları seçiyorum -ki daha sonra yolda pişman olarak bir kutu da tuzlu fıstık alacağım. Saat dört kırk beş: Yanımıza gelen iki sarhoş adamla konuşuyoruz. Saat dört elli beş: Ehh beş-on bilemedin yirmi dakika da bekleriz. Beş buçuk: Kimsecikler yok. Arıyoruz: "Geliyoruz, geliyoruz." diyor karşı taraf. Kitabımı açıyor, okumaya başlıyorum. Altıda tekrar arıyoruz: "Evet, yola çıktık, beş dakikaya oradayız." Yemek yemeye karar veriyoruz. Altı buçuk: Yemeklerimizi yedik bekleme yerimize donuyoruz. Yedi buçuk: Araba gelir.

Fakat nasıl olur minibüste sadece yolcu sayısı kadar koltuk var! Neyse ki yol üstünde iki aileye uğrayarak yolcu sayımızı beş-altı arttırıyoruz.

Zıplıyoruz da zıplıyoruz. Neyse ki minibüsün içi yumuşak deriyle kaplı ki tavana çarpışlarımızı ciddi zarar görmeden atlatabiliyoruz. Fakat ne yazık ki dizime ve sırtıma batan demir çubuklara bir çare bulunamamış; her uzun zıplayışta bir çizik.

Sıcak. Camı açınca her yer toz.

İki gün iki gece yol. Oturmak bile büyük zahmet isterken başka hiçbir şey yapmanın imkanı yok; işte, zaman eğrilmeye başlıyor yine, bükülüyor, büzülüyor, küçülüyor. Çıplak dağlara bakıyorum. Kendime. Dünyaya. İki dakika sonrasında unutacağım şiirler yazıyorum kendi kendime. Bilinmeyen ülkeleri ziyaret ediyorum. Doğmamış insanlarla tanışıyorum. Duyulmamış melodiler, görülmemiş çizgiler... Dağlardan steplere doğru geçip gökyüzü büyüdükçe, içimde gezinenler de başkalaşıyor, buyuyor... Başkahramanı hala ben miyim hayallerin yoksa başkalarının hayallerine mi çarpıyorum yanlışlıkla?

Saatler siliniyor tamamen, sanki yıllarca bu koltukta zıplayabilirim.

Yağlı etli makarna, hançay (tuzlu, sulandırılmış süt), et, et. Tekrar yola koyuluyoruz.

Bir sonraki durakta aynaya bakıyorum. Yüzümün konturleri tozla kaplanmış, yansımamla gülüşüyoruz.

Açılan her yemek paketi minibüsün içinde dönüyor; verilen bir şeyi teşekkür ederek almamak ayıp sayılıyor Moğolistan'da. Her şeyi yiyor, elimizdeki yiyeceklerin de hepsini veriyoruz; meğer uzun uzun ne yiyeceğiz diye düşünmeye gerek yokmuş. Vermek bir kayıp değil burada, tıpkı çat kapı bir yabancının misafir olmasının olağan sayılması, bir fazlalık, bir yük olarak görülmeyişi gibi.

Çöplerimi camdan dışarı atmaya bile alışıyorum artık. Öncesinde birkaç kez diğerlerinin benimle dalga geçmesine aldırmadan çöplerimi biriktiriyorum, ama arabadan inip de nereye atabilirim bunları diye sorunca her seferinde şaşkın bir yüz ve "nereye istersen" cevabıyla karşılaştığımdan durumu kabullenmek zorunda kalıyorum. Dışarı attığım her teneke kutu, her plastik şişe içimi cızlatıyor.

Yanımda oturan Nono'yla birbirimizin üstüne yatarak uyumayı bile başarıyoruz. Nono yanlışlıkla ayağıma her basışında elimi sıkıyor; sonradan öğreneceğim ki adettenmiş. Nono bana iletişim bilgilerini veriyor, erkek kardeşi Edirne'de okuyormuş, hani böyle yakışıklı, iyi bir tanıdığın varsa diyor evlenmek istiyorum artık ben de.

Şoförün karısı, Rusya Kızıl tarafında yaşayan, ucuz mal almak üzere Çin yolunda olan tüccar kadınlar, bir erkek milli güreşçi ve eşi, bir kadın milli güreşçi (ki bu üstünde uyuduğum bizim Nono oluyor), yerel kıyafetler içindeki yaşlı kadınlar, rapçi yedek şoför... Hepsi birbirinden neşeli, birbirinden iyi.

Çok seviyorum şu yakları (tüylü Moğol öküzleri). Sakin, yumuşacık adımları, uçsuz bucaksız bozkırlarda amaçsızca dolanışları...

Yurtlar, yaklar, atlar... Rüzgar ve güneş.

Susuzluk.

Varmışız bile Ulan Batur'a.

Moğolistan 3 - Ulan Batur
Moğolistan 1 - Zaman, Yol ve “Onlar”

İlgili Yazılar

 

Yorum (0)

There are no comments posted here yet

Yorumunuzu bırakın

Posting comment as a guest. Sign up or login to your account.
Ekler (0 / 3)
Share Your Location

Bizi takip edin