4 minutes reading time (752 words)

Moğolistan 1 - Zaman, Yol ve “Onlar”

mogolistan-1.jpg

[2011 yılında gerçekleştirdiğim Rusya-Kazakistan-Moğolistan seyahatimden notlar serisi 10]

Zamanın eğilip bükülüp küçülüp sonunda yok olduğu noktadayım. Belki de henüz hiç var olmadığı, doğmaya gebe olduğu.

Bir keşif mi zaman yoksa bir icat mı? Yoksa zamansızlık mı keşfedilen ya da icat edilen?

Ne garip "gezgin" olan benim, buraya sırf bir de buranın tozlu havasını solumak için gelen; oysa bitmek bilmeyen yolculuklarda zaman "kaybeden" küçük minibüsün içini dolduran diğer yirmi yolcudan hiçbiri değil de yine benim. Her ne kadar örtbas etmeye çalışıyorsam da minibüsün "kalkması gerektiği saatten" varış saatine kadar sürekli bir "kaybediş" içindeyim. Ne genel olarak "100 km yolu beş saatte gidiş" meselesi ne de ayrı ayrı "yol olmaması", yolcuların içinde iki buçuk saat bekledikten sonra ancak arabanın motorunun çalıştırılması, her yarım saatte yolculardan birinin tuvalete gitmek ya da kusmak için şoföre seslenip minibüsü durdurması meseleleri benden başka kimselerin beynine küçük küçük iğneler batırıyor. Oysa en az "bir yere varma derdi olan" benim. Oysa benim sırf biraz savrulmak için yolda olan... Ama bu sefer durum farklı, sadece ben değilim savrulan, çevremdeki her şey de savruluyor benimle beraber, minibüs, kucağımda oturan çocuklar, çöp, kum... Uçuşurken etrafta kendime sabit almaya alışık olduğum dünya da alenen ve hesaplanamaz biçimde hareket ediyor simdi.

Yok, ne yapsam etsem olmuyor, bu en içlerime kadar sızmış "zaman"ı şimdi burada ihtiyacım yok diye dışarı atamıyorum. Güneşin altında "anlamsızca" iki saat boyunca tamir edilemeyecek bir arabanın tamir edilmesini bekleyip sonra neyse en iyisi siz gece başka bir arabaya binin denilmesini kabullenemiyorum. Hep bir dürtme, hep bir rahatsızlık. Zamanın kıtlığı ve ihtimallerin çokluğu düşüncelerini çıkaramıyorum beynimin ince kıvrımlarından. Böyle pervasızca harcamak zamanı... Ve üstelik bütün bu dürtüklemeler, rahatsızlıklar sırasında biliyorum ki haksızım; bu kadar zor koşullarda yaşayan bu insanların yüzünde gülücüklerin eksik olmayışından biliyorum haksız olduğumu. Ayrılış-varış, yol, ev, iş hepsi bana ait sözcükler; görüşü bu sözcüklerle parçalara bölünmüş olan benim. Benim boş zaman, iş, yolculuk diye ayırdıklarım, yanımda oturanlar için bir bütün.

Kurcalayıp parçalamadan, yaşıyorlar.

...

Henüz sınırı bile geçmemişken birkaç kişi "Orada yol bile yok ki ne yapacaksınız Moğolistan'da" diyor, "bir de garip, anlaşılmaz bir dil konuşuyorlar." Gecen yaz bu sözlerin çok benzerlerini Karadağ'dan Arnavutluk'a doğru ilerlerken işitmiştim. Bu kadar benzer cümleleri bu kadar aynı anlamlara gelecek şekilde bu kadar farklı coğrafyalarda duymak beni şaşırtıyor. Ve açıkçası daha sonra benim kendi Arnavutluk gözlemlerimin Karadağlıların önyargılarıyla oldukça ters düştüğünü hatırlayarak bu sefer de benzer bir durumla karşı karşıya olduğumu düşünerek önümdeki yolculuk için daha da çok hevesleniyorum...

Ama Moğolistan'da gerçekten "yol" yok.

Öte yandan "Moğolistan'a gideceğim." diye tutturmadan önce yaşayabileceklerimi az çok kestirebilseydim eğer, muhtemelen bu yolculuğa daha bile erken çıkar ya da heyecanımı dizginleyemez bu seyahate Moğolistan'dan başlardım.

...

Bu yol ve dil meselesi ilginç. İnsanlar hangi noktada "biz-siz"e bölünüyor ve bu ayrımda kendilerini aşağıya ya da yukarıya yerleştiriyorlar? Yol bir gelişmişlik ölçüsü olarak ayırıyor bazen bizi bazense basitçe uzaklığın temsili oluyor: gidemediğin, gidemeyeceğin, gitmenin hayalini bile kurmadığın, kuramayacağın yer senin yerin değil. Dilin yarattığı ayrımın ise belirginliği insanların anlama ve anlatılmayı ne derece dil yoluyla gerçekleştirdiklerine bağlı biraz, ne derece dille beraber diğer ifade yollarına yöneldikleri -vücut dili, mimikler, ses tonları, sezgi vb.- aynı zamanda da bir dili anlaşılmaz görmekle, "ben bu dili anlayamıyorum" demenin yarattığı farka. Söz konusu olan dili bilmese bile, anadili dışında bir ya da birkaç dille az çok haşır neşir olmuş birinin, o yabancı dili konuşanı yabancılaması ile hayatında kendi dilinden başka bir dilin konuşulduğuna şahit olmamış birinin yabancılaması arasındaki farklılık.

Fakat sonra kendime dönünce, bu yolculuk boyunca hissettiğim hafif yabancılık hissini ne yolla ne de dille tam olarak açıklayamadığımı fark ettim; yolculuk halindeki ben üzerinde yaptığım araştırmanın sonucu ise ilginç. Kendi adıma "yadırgama" hissini en çok temizlik koşulları ve yemek konusunda yaşadığımı fark ettim; küçük farklılıklardan bahsetmiyorum, fakat evin dışındaki kapısı olmayan tuvaletler, sıcak su ve sabunun olmayışı gibi, bir hafta boyunca sadece et, süt ve şekerlemelerle beslenmek gibi daha ciddi farklılıklar. Öte yandan, Moğolistan'ı bir kenara bırakıp, örneğin Rusya seyahatime bakınca, bu iki konuda da bir yadırgamam söz konusu olmadığı hâlde geniş anlamda "dil"in yine belli belirsiz bir yabancılık hissi verdiğine karar verdim. Fakat burada bahsettiğim dil, Rusça konuşmamaktan öte, "dil" dışında diğer iletişim kanallarının da kapalı olduğunu hissettiğimden, burada bir yabancıya gülümsemenin çoğu zaman pek absürt kaçmasından, bir soruya -anlaşılmayan bir dilde sorulmuş bile olsa- ifadesizce hiç sorulmamışçasına başını çevirip gidebiliyor olmanın normal kabul edilmesinden, bir yabancıyla önemli bir işin olmaksızın iletişime geçmeye çalışmanın saçmalığından ya da elbette tüm bu gözlemler yanlış olabileceği hâlde benim bunu kendi iletişim dili geçmişimle bunu bu şekilde algılamam.

Öte yandan bu yabancılık hissiyle her yüzleşmede de "benim alışkın olduğum..."un tanımı genişliyor, değişiyor. "Zaman"la herkes daha az yabancı...

Moğolistan 2 - Bir Minibüs Yolculuğu
Barnaul ve Altaylar

İlgili Yazılar

 

Yorum (0)

There are no comments posted here yet

Yorumunuzu bırakın

Posting comment as a guest. Sign up or login to your account.
Ekler (0 / 3)
Share Your Location

Bizi takip edin