6 minutes reading time (1136 words)

İsrail 6 (Tiberias)

galilee-denizi-tiberias-golu-israil.jpg

Kfar Kama'dan devam ediyorum...

Etrafta küçük bir araba turu ve enfes bir yemek sonrasında tekrar yollara düşmeden önce bir de Lena'nın dedesi (yedi yılını Türkiye'de geçirmiş) ve ananesini ziyarete gidiyoruz. Pembe-mavi pijamalarıyla divanın üstünde yarı uyuklar, yarım açık gözleriyle de televizyon izlerken bizim sesimizle irkilip hemen doğruluveriyorlar. Türkiye'den geldiğimi duyan Çerkes dede, başlıyor hiç teklemeden Türkçe konuşmaya, iki saat boyunca muhabbet ediyoruz (Fark ediyorum ki televizyonda da Esra Erol yine yetmiş yaşında bir amcamıza canını dişine takmış hayat arkadaşı arıyor.) Ben, sen kimlerin kızısın, nerelerdensin sorularını cevapladıktan sonra dedenin Türkiye maceralarına geçiyoruz. "Sen bilir misin Düzce'deki şu köyü?" diye soruyor. "Kayseri'deki...?" Hastalıkları, yolları, fakirliği anlatıyor, ama neşeyle ve hafif de bir küçümsemeyle. Biz burada çok iyi koşullarda yaşıyoruz diyor, varlıklıyız diyor, kültürümüze sahip çıkıyoruz, çocuklarımız eğitimli, iş güç sahibi diyor. (Aradaki Kfar Kama'lı Çerkes damat bulma ısrarlarını artık geçiyorum.) Sen söyle ailene de hep beraber gelin tekrardan biz sizi burada ağırlarız, çok iyi bakarız, pek memnun kalırlar, güven sen bana, diyor. Ben şimdi geldim, asıl yaza siz gelin, diyorum. Olabilir, diyor, zaten istiyorum tekrar bir gelmek, bizim akrabalar da var hâlâ Türkiye'de ama oradakiler için zor misafir ağırlamak, insanlar karınlarını zor doyuruyor, diyor. Ben ne desem de kafasındaki hastalıklı, fakir, kadınlarını aşağılayan (dedemiz feminizmde hepimizle yarışır...) ülke imajında küçük bir değişiklik bile yaratamıyorum, ama yine de bir Türkiye ziyareti sözünü alıyorum.

En son bir de merak etmişlerdir diye, her ne kadar, "yok yok konuşuyorum ben onlarla" ara ara desem de büyük ısrarlarla evden telefonla ailemi arıyorum. Sonrasında da bakkala götürülüyorum yolluk yiyecek alışverişim yapılıyor. Bakkalın kendi hediyesi vanilya kokulu duş jeli ve ananenin ev yapımı kurabiyelerini de ben poşete atıyorum. Onuncu kez teşekkür ederek, gerçekten gitmem lazım, diyorum. Tamam tamam, biz seni götüreceğiz zaten merak etme, diyor Lena'yla annesi. Kfar Kama ile gitmek istediğim Tiberias arasında yaklaşık 45 dk-1 saatlik bir mesafe var. "Olur mu canım ne gerek var" diyemeden arabanın arka koltuğundaki yerimi almış bulunuyorum.

Tiberias'ın merkezinde vedalaşırken biraz içim burkuluyor. Hiçbir şey beklemeksizin bana sunulan sevgi ve ilgi sonunda hep bende acı bir his bırakıyor. Seyahat ediyor olmanın garip suçluluğunu hissediyorum, birilerinin hayatına değip sonra geçip gidiyor olmanın... Ama bu tanıdık duygunun yanısıra bir de kafa karışıklığı...

Özgürlük, kültürü koruma, bütün hayatını bir köyde geçirme ve bunu daha on yedi yaşındayken kabullenmiş olma, öte yandan arada kalmışlık, "kendi" dilini birkaç kelimeden öte konuşamıyor olma, kendini diğerlerinden başına taktığın çemberle farklılaştırma... Kendi dilini konuşmak mı özgürlük yoksa çekip gidebilmek mi... Kendin derken korudukların neler acaba, kim o, kendi ne, din nerede, dil nerede, kimlik ne... Ait olmanın güzelliği koşulsuz sevgi, güven, destek aidiyetin tutsaklığı... Özgürlük yurtsuzluk mu, sevgisizlik mi?

...

O akşam için bir hostele yerleşiyorum. Tiberias şimdiye kadar bulunduğum şehirlerden biraz daha farklı, Galilee Denizinin kenarında, özellikle dindar Yahudilerin favori tatil beldesi. Galilee Denizi'nin etrafı mucize dolu ve kalıntılar. Öte yandan, burada Kuzey Afrika, Arap ülkelerinden göç etmiş çok miktarda Yahudi var. Tiberias'ta biraz da bu nüfus aracılığıyla, İsrail'deki toplumsal tabakalaşmanın, Yahudi-Arap, dindar-sekülerden ötesini de görmeye başlıyorum. Küçücük bir ülkede, bu kadar coğrafya, bu kadar renk, bu kadar ayrılık... O akşam tanıştığım Amerikalı bir Arkeologla da göl kenarında oturup bunları tartışıyoruz iki şaşkın yabancı...

Ertesi gün sabah erkenden kalkıyorum, nereden esti bilinmez, bir bisiklet kiralıyorum, Galilee'nin etrafında tam bir tur atacağım diyorum. Yedi-sekiz saati bulur diyorlar, ben onu dokuz-on saate tamamlıyorum. Hayatımın en yorucu, ama bir o kadar da keyifli gezilerinden biri oluyor. Bir yanım dağ, orman, öte yanım göl, şarkılar söyleyerek yola çıkıyorum... Ancak bir-iki saat sonra aldığım yola ve elimdeki haritaya bakarak mesafeleri gerçekliğe oturtabiliyorum. Fark ediyorum ki böyle aheste aheste, burada ne mucize olmuş, aa Hz. İsa burada mı yürümüş diye gidersem geceyi Golan Tepelerinde geçirmek zorunda kalacağım. Basıyorum pedala, sızlayan bacaklarımı duymazdan geliyorum.

Fakat yolun yarısına varıyorum ki hakikaten mecalim kalmıyor artık, göl kenarına doğru kıvrılıyorum küçük bir mola için. Tam o sırada ağaçların içinden derin bossanova melodileri duymayayım mı? Sanki yeni bir "mucize" keşfedermişçesine dalıyorum ağaçların arasına. Bir de bakıyorum ki devasa bir çadır kapısından yirmili yaşlarının sonunda olduğunu tahmin ettiğim genç bir çocuk bana bakıyor saçında rasta, çıplak ayaklı, elinde bir greyfurt, yüzünde hafif şaşkınlıkla beraber şipşirin bir gülümseme. Nereden çıktın sen diyor gülerek, bisikleti gösteriyorum, ıslıklarla tebrik ediyor beni. Bu çadır benim evim diyor, bir de ev arkadaşım var çadırın görmediğin diğer yarısında da o yaşıyor. İçeride bir sürü antik eşyalar, ortada da beni oraya çağıran pikap. Ben de Türkiye'den geliyorum deyince ahh, Gizem, Kıvılcım, diyor, Taksim'de sokakta müzik yaparlar, git onlarla mutlaka tanış. Türkiye'de çok hippi var diyor, ben çok seviyorum Türkiye'yi. Greyfurtuna ortak oluyorum, yaklaşık bir saat geçtikten sonra da kalkıyorum. O beni anayola kadar geçirirken benim gülmekten yanaklarım ağarmış, yok artık, yok artık diyorum kendi kendime.

Daha sonra gün batımı eşliğinde, göl kenarında ıssız bir kumsalda çantamdaki geceden haşlanmış sebzeleri yediğim küçük bir molanın dışında mola vermeksizin yürüyorum. Vardığımda hava çoktan kararmış olsa da sağ salim bisikletimi teslim edip kendimi yatağıma bırakmayı becerebiliyorum.

Bir sonraki gün ise yine bir CS'den ulaştığım Maor'un bir kibbutztaki evine davetliyim. Maor, piyanist. Aynı zamanda engelli çocuklarla beraber çalışıyor, üstelik bir de beş kişiden oluşan bir alternatif rock grubu var. Zaten o geceyi de grubun bir başka üyesiyle beraber bir pubda geçiriyoruz. Daha sonra kibbutzun sanatsal faaliyetlerinin yapıldığı binaya gidiyoruz ve Maor'cuğum piyanonun başına oturup bana kısa bir dinleti veriyor, uyumadan rüyalara dalıyorum. Ertesi günse, piyanist, hassas Maor'u bin dereden su getirip, yer yer kendimi acındırıp yer yer övgüler düzerek, bir Şubat günü denize girmeye ikna ediyorum, buz gibi suda ona ve kendime yarım saat geçirtiyor, bir saçma zaferimi daha çocuk gibi küçük kahkahalarla kutluyorum.

Maor'la konuşacak çok şeyimiz var, benim Fransa'da rehabilitasyon merkezinde çalışırken yaşadıklarım, onun beraber çalıştığı öğrenciler, müzik, İsrail, Türkiye... Ama hepsi bir yana, en çok kibbutzlar hakkında anlattıkları ilgimi çekiyor. Kibbutzlara ilk kez politika makalelerinde başarılı komünist uygulama örnekleri olarak rastlayan ben, şimdi öğreniyorum ki sona kalan birkaç kibbutz hariç kibbutzların çoğu komünizmi bir kenara bırakıp hayli kapitalist uygulamalara geçmişler. Dolayısıyla da komün hayatı, çocukları ortaklaşa yetiştirme, bütün eşyaları ortak kullanma gibi uygulamaların çoğu da şimdiye izlerini bırakmış olmakla beraber (örneğin Maorların kibbutzunda, tüm kibbutz sakinleri "akbillerle" yine kibbutzun içindeki, arabalar dahil, birçok olanaktan beraber faydalanıyordu.) sona ermiş. "Kapitalizm kazandı," diyor Maor, "evet, kibbutzlar o dönemde güzeldi belki ama şimdiki koşullar, yeni nesiller bu kadar farklıyken onların aynı şekliyle kalması imkansızdı. Üstelik bana sorarsan olumsuz yanları da çoktu, örneğin anne-baba yerine komün tarafından yetiştirilen çocukların birçoğu -ki içlerinde benim arkadaşlarım da var- büyüdüklerinde bu yetiştirme tarzından ne kadar nefret ettiklerini anlattılar, çoğunda psikolojik sorunlar ortaya çıktı..." Şaşırıyorum, yorum yapmıyor, bir başka zaman üzerinde uzun uzun düşünmek, tartıp bir yere oturtmak üzere bu yeni bilgileri hafızamda özel bir köşeye yerleştiriyorum.

Sonunda ise gitme vakti geliyor yine, yolları özlemde bırakmak olmaz (Bu lafım sana gelsin sevgili Özlem Pansiyon). Grubun geri kalan üyeleriyle de tanışıp Maor'la beraber onları provalarına uğurluyor, hatta birinden beni Haifa'da ağırlama sözü alıyor, kendimi ise koşa koşa otogardan ayrılmak üzere olan Sefad otobüsüne atıyorum...

İsrail 7 (Safed)
İsrail 5 (Masada, Ölü Deniz)

İlgili Yazılar

 

Yorum (0)

There are no comments posted here yet

Yorumunuzu bırakın

Posting comment as a guest. Sign up or login to your account.
Ekler (0 / 3)
Share Your Location

Bizi takip edin