3 minutes reading time (662 words)

İsrail 4 (Afula, Kfar Kama)

b2ap3_thumbnail_kfar-kama-israil-de-bir-cerkes-koyu-the-circassian-heritage-museum.jpg

Sabah kalkınca anlıyorum ki gitme vakti gelmiş bana Kudüs'ten. Biraz humus atıştırıyor, bir teşekkür notu bırakıp çıkıyorum evden. Güzel bir planım var bugün için.

Otobüste hemen hemen herkes uyuyor. Üstelik biri ışıktan rahatsız olup yanımdaki perdeyi de kapattırıyor bana. Kucağımda çantam sıkışık, rahatsız, öyle otobüsün içine bakarken, yanımdaki çocuk kulaklıklarından birini uzatıyor bana, "Dinlemek istersen..." "Elbette." Sakin sakin gitar çalan bir Amerikan amcamızın müzikleriyle gidiyorum Afula'ya doğru.

Amacım Afula'dan bir başka otobüse binip Kfar Kama'ya gitmek. İsrail'deki iki Çerkes köyünden büyük olanı Kfar Kama. Nasıl anımsıyorum varlığını, nereden aklıma geliyor oraya gitme fikri bilmiyorum. Sonra Afula'da öğreniyorum ki köye giden tek otobüs akşamüstü kalkıyor, küçük Afula'da geçirmem gerekiyor bütün günümü. Ben portakal sevdasıyla çaresizce bir manav ararken etrafımda, şu otobüste kulaklık paylaştığımız çocuk sesleniyor bana, yardım isteyip istemediğimi soruyor ama İngilizce bilmiyor ne yazık ki. Biraz İngilizce, biraz Fransızca, bol bol da atlama, zıplama, korkunç mimiklerle bir portakalı anlatmaya çalışıyorum. Neyse sonunda bana bir portakal, bir muz almayı başarıyoruz. Ama yardımsever arkadaşım ayrılmıyor yanımdan, eşyalarını veriyor elime, sonra beklememi söylüyor. Bir de bakıyorum ki elinde "Simple Conversations in English" diye koca bir kitapla dönmüş. Konu konu ayrılmış kitap, basit İngilizce diyaloglar ve onların İbranice çevirisinden oluşuyor. Sayfaları çevirip çevirip sorular sormaya başlıyor bana: "Sinemaya gitmeyi sever misin?", "En sevdiğin renk?", "En sevmediğin yemek?"... Çok komik ve sevimli buluyorum durumu önce ama bir süre sonra fark ediyorum ki ben onu anlıyorum artık da o beni hâla anlamıyor, ama bunun için kitap alıp gelmiş olan arkadaşımın hevesini kırmak istemiyorum, çaresiz devam ediyoruz bir süre daha...

Sonunda dört buçuk oluyor saat, otogara dönüyorum, arkadaşım da hâlâ benimle, hangi durakta beklemem gerektiğini gösteriyor bana. Tam o sırada kendi yaşlarında (15-16) bir başka çocuk geliyor yanımıza, arkadaşı. Konuşmaya başlıyorlar. Garip bir şekilde beni tanımıyormuş gibi yapıyor çocuk; ben teşekkür edip gitmek için cümle arası beklerken, o iyice sırtını dönüyor bana. En sonunda dayanamayıp, "Teşekkür ediyorum" diye elimi uzatıyorum. Elimi tutmuyor; başını çevirip gözlerini yere dikiyor yerine. Arkadaşının yanında olduğu için, normalde zaten bir kadına böyle davranması gerektiği için böyle yapıyor, anlıyorum. Ama hangi biçimde, kültürel dini motivasyonlarla, baskılarla olursa olsun işin içinde bir "ikiyüzlülük" var ya içimde bir yerlerde çok rahatsız oluyorum. Bir şey demeden ayrılıyorum. Konuşmaya devam ediyorlar.

Yolda kaza olmuş. Yolda konuştuğum şoför Kfar Kama'ya gittiğimi öğrenince çok şaşırıyor, hele de bir tanıdığım olmadığını öğrenince panik oluyor benim yerime. "Orada Türkiye'den gelen bir aile olacaktı." diyor "Sen onları bul en iyisi." "Hmm, olabilir." diyorum. O ne kadar telaşlandıysa benim için, ben de bir o kadar rahatım. Yabancı diyarlardan memleketine dönen birinin rahatlığıyla iniyorum otobüsten. Sokaklarda top oynayan çocuklardan başka kimsecikler yok. Bir bahçeden gelen sesleri duyup o eve doğru yöneliyorum. "Merhaba" diyorum, "Ben Türkiye'den geliyorum, burayı görmeye geldim, ama ne yazık ki çok geç kaldım ve bu gece kalacak bir yere ihtiyacım var. Burada Türkiye'den gelen bir aile varmış galiba..." Cümlemi bitirmeden, "Bilmiyorum o aileyi" diyor seslendiğim çocuk "ama istersen bizde kalabilirsin, dur bir anneme sorayım."

Evet, temiz bir yatak, sıcak bir duş, leziz bir yemek. Evdeyim bile. Altı kişilik bir ailenin iki katlı temiz mi temiz evinde misafir ediliyorum. Çerkes olduğumu söylediğimde iyice seviniyorlar, ama Çerkesce bilmediğimi görünce hafif ayıplamadan edemiyorlar. Haklılar da, başımı eğiyorum.

Akşam yemeğinden sonra evin genç kızı Lena'yla dışarı çıkıyoruz, bir başka arkadaşıyla buluşuyoruz. Beni köyün müzesine götürüyorlar, üstelik rehberini de çağırıyorlar. Çerkes kültürüyle ilgili hazırlanmış bu müzeyi, akşamın dokuzunda, bana özel eğlenceli bir turla geziyorum. Sonra biraz Çerkes peyniri, haluj, çay alıp oturuyoruz beraber müzenin avlusunda. Bir dansçı, bir akordeonist, birkaç kişi daha katılıyor bize. Herkes birbirini tanıyor zaten ve benim Çerkesce bilmiyor olmama rağmen hepsi İngilizce biliyor. Çok keyifli oluyor sohbetimiz. Dünyanın bir başka köşesinde, bildiğim bazı kelimelerin kulağıma çalınması, bildiğim melodileri dinlemek, o melodilerle beraber dans etmek öyle hoşuma gidiyor ki. Gece yarısına kadar sürüyor kahkahalarımız.

"Sen burada kal, biz seni burada evlendiririz de..." ısrarlarıyla dönüyoruz eve. Gece ikilere kadar Lena'yla oturuyoruz; okulunu, hayallerini anlatıyor bana, fotoğraflar gösteriyor. Öylesine içten ki paylaştıklarımız, küçükken geceleri herkes yattıktan sonra kardeşimle konuşmalarımızı anımsatıyor bana.

İçimde sıcacık bir şey, dalıyorum uykuya...

İsrail 5 (Masada, Ölü Deniz)
İsrail 3 (Kudüs)

İlgili Yazılar

 

Yorum (1)

  1. Zafer Yılmaz

İsrail'de bir Çerkes köyü olabileceği hiç aklıma gelmezdi. Bu arada, kültürlerini unutmamış olmaları çok güzel.

  Ekler
Ekleri görmeye izin yok
  Yorum en son yaklaşık 6 yıl önce Zafer Yılmaz tarafından düzenlendi Zafer Yılmaz
There are no comments posted here yet

Yorumunuzu bırakın

Posting comment as a guest. Sign up or login to your account.
Ekler (0 / 3)
Share Your Location

Bizi takip edin